
Mart ayının sonuna yaklaştığımız bu zamanlarda 2024 mahalli seçimlerine sayılı günler kaldı. Parti ve adayların hummalı bir nümayiş yarışı içerisinde, izahata gerek vaat ve proje çılgınlıklarına, karşılıklı tahkir edici ve tehditkâr söylemlerine bu seçimlerde de kaygı ile şahit olmaktayız. Tenkit olmalıdır ancak saygı ve nezaket sınırları aşılmadan…
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte ulus devlet anlayışı; demokrasi kazanım ve mücadelelerinin çok zorlu bir süreçten günümüze evirildiğini gözler önüne sermektedir. Türk Demokrasisi ve siyasi temsili; aday ve partilerin karşılıklı taarruzlar neticesinde şahsi ihtiras, hamasi ve popülist söylemlerinin, ateşli ve istihzalı nutuklarının kurbanı edilmemelidir. En azından toplum tabanında keskin ve sert ayrışmalara mahal verilmeden, toplumun bütününü kapsayıcı, kuşatıcı, birleştirici söylemler ile tansiyon düşürülmeliydi. Nitekim bir İstiklal ve istikbal mücadelesi olmayacak bu seçimler…
Çok partili hayata geçiş ile birlikte Türk Siyasal hareketini kısaca özetlemek gerekirse:
1950-1960 dönemi huzursuz demokrasi yılları olarak tanımlanabilir. Bu dönem; laik yönetimin tadili ve ekonomik mali bağımlılık yılları olarak adlandırılabilir.
1960-1980 dönemi öncekilere kıyasla daha yumuşak bir anayasa yapımı çalışmalarının yanı sıra ordunun siyasete müdahaleleri, artan baskı ve siyasal istikrarsızlıklar ile örtük bir demokrasiden bahsedilebilir.
1982 sonrası liberal ekonomiye geçiş ile birlikte siyasal özgürlerin kısmi olarak kaldırılması, ihracat ve iç pazara yönelik büyümeyi hedefleyen, dışa bağımlılığın daha fazla arttığı yeni bir ekonomik siyasetin gelişmesine şahit olduk.
1990-2000 yılların başına gelindiğinde koalisyonlar ve ekonomik krizler damgasını vurdu.
Bu dönemleri kısaca değinmemizin asıl sebebi, ülke ve toplum olarak içinde bulunduğumuz ekonomik kaygı ve zorlukların arttığı son yıllarda enflasyon, finansman açığındaki dışa bağımlılık, siyaset ve siyasetçiler üzerinde baskıya yol açmaktadır. Türkiye’nin ciddi bir ekonomik kriz içerinde olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Geçen yıl yaşadığımız Maraş depreminin yaraları tam anlamıyla sarılmadan (100 milyar dolarlık bir maliyet söz konusu) yapılan vaatler ve projeler düşündürücüdür. Sorgulanması gereken asıl şey siyasetin müphem finansmanı ve kaynağı olmalıdır.
Bu ülkeye yapılacak en büyük iyilik, şeffaf bir yönetim anlayışı ile ekonomik istikrarı sağlamak(merkez ve yerelde) beraberinde iç barışı ve huzuru tesis edebilmektir. Tercihlerimiz ve hayat tarzlarımız siyasetin değil özgürlüklerin konusudur…
Siyasetin en temel işi hukuk önünde herkesin eşitliğini sağlayabilmek olmalıdır. Ayrıca; özgürlükleri koruyarak ekonomik ve sosyal kalkınmayı gerçekleştirmek, eğitimi, sanatı, sporu ve teknolojik altyapıyı geliştirmeyi ülkü edinmelidir.
Bu seçimlerde de bu demokrasi sınavını verebilme şansını maalesef yitirdik.
Türklerin İslamiyet sonrası ilk yazılı eseri olan Kutadgu Bilig’den bir söz bırakalım. ‘‘İnsan dili ile söyler sözünü, söz iyi olursa aklar yüzünü’’.
İsmail GÜLER

