DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN
Namık Kemal YıldızTÜM YAZILARI

Kıbrıs Üzerinden Türkiye’ye Jeopolitik Kuşatma mı?

Yayınlanma Tarihi :
Kıbrıs Üzerinden Türkiye’ye Jeopolitik Kuşatma mı?

Doğu Akdeniz’de GKRY’nin yabancı askeri güçlerle geliştirdiği ilişkiler, İsrail’in bölgesel stratejileri ve artan askeri hareketlilik Türkiye açısından yeni güvenlik tartışmalarını gündeme taşıyor. Kıbrıs merkezli gelişmeler, Ankara’da “jeopolitik çevreleme” endişelerini artırıyor.

Doğu Akdeniz’de son yıllarda yaşanan gelişmeler, klasik enerji paylaşımı tartışmalarının ötesine geçmiş durumdadır. Bölge artık yalnızca hidrokarbon rezervlerinin değil; askeri üslerin, istihbarat ağlarının, deniz hâkimiyeti mücadelelerinin ve küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri hâline gelmektedir.

Özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY), bazı ülkelerle geliştirdiği askeri ve stratejik iş birlikleri,  Doğu Akdeniz’de yeni bir güvenlik ekseni oluştuğunu göstermektedir.

GKRY’nin Andreas Papandreou Hava Üssü, Mari Deniz Üssü, Limasol ve Larnaka limanları ile RAF Akrotiri Üssü ve Dikelya gibi stratejik noktaları başta Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve Yunanistan olmak üzere yabancı askerî unsurlara açması; Ada’nın giderek askerî-jeopolitik bir üs hâline dönüştüğünü göstermektedir.

Türkiye açısından bu tablo, yalnızca diplomatik değil; Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini etkileyebilecek stratejik ve askerî sonuçlar doğurabilecek bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.

 

İsrail’in Bölgesel Güvenlik Stratejisi ve Doğu Akdeniz

İsrail’in son yıllarda Gazze’de yürüttüğü ağır bombardımanlar, abluka politikaları ve geniş çaplı askeri operasyonlar sonucunda 72.300  Filistinlinin hayatını kaybetmesi; bölgedeki güvenlik krizini yalnızca bir sınır çatışması olmaktan çıkarmış, uluslararası ölçekte tartışılan insani ve jeopolitik bir mesele hâline getirmiştir.

Özellikle çocuklar, kadınlar ve sivillerin öldürülmesi, kalanların abluka altında aç bırakılarak ölüme terk edilmesi, Tel Aviv yönetiminin soykırım yaptığının bir kanıtıdır.

İsrail’in Filistin’de uyguladığı abluka, zorla yerinden etme ve demografik baskı politikaları; yalnızca askerî güvenlik amacı taşımamakta, aynı zamanda bölgenin siyasi ve demografik yapısını değiştirerek uzun vadede büyük İsrail devletini kurmayı hedefleyen bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

 

İsrail’in Lübnan ve Suriye Politikası

İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik hava, tank ve SİHA saldırıları, ateşkeslere rağmen devam etmektedir. Litani Nehri hattındaki Şebaa Çiftlikleri, Kefer Şuba ve sınır köylerinde sivillerin yerinden edilmesi, işgal edilen yerdeki nüfusun geri dönüşünün fiilen engellenmesi açıkça işgaldir.

Suriye cephesinde ise Golan Tepeleri merkezli operasyonlar Kuneytra, Dera ve Şam yakınlarına kadar genişlemiş; altyapı, askerî tesis ve mühimmat depolarına yönelik saldırılar İsrail’in bölgede uzun vadeli askerî üstünlük hedeflediği yorumlarını artırmıştır.

Dürzi gruplar ve PYD/YPG gibi yerel aktörlerle kurulan temaslar da birlikte değerlendirildiğinde, bu tablo Doğu Akdeniz’den Levant’a uzanan hatta enerji yolları ve güvenlik koridorlarını kontrol etmeye dönük çok boyutlu bir bölgesel stratejiye işaret etmektedir.

 

İsrailli Sermaye ve Stratejik Mülkiyet Meselesi

Son dönemde İsrailli şirketlerin ve yatırımcıların Güney Kıbrıs’ta yoğun biçimde taşınmaz edinmeleri, yalnızca ekonomik yatırım perspektifiyle değerlendirilmemelidir. Tarihsel örnekler göstermektedir ki; stratejik bölgelerde yabancı sermaye aracılığıyla gerçekleşen mülkiyet edinimleri zaman içerisinde siyasi, ekonomik ve güvenlik temelli nüfuz alanları oluşturabilmektedir.

Kıbrıs gibi Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alan ve enerji-deniz ticaret yollarını etkileyebilecek stratejik öneme sahip bir adada gerçekleşen yoğun yabancı mülkiyet hareketleri, gelecekte farklı jeopolitik sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.

 

Türkiye Açısından Güvenlik Riskleri

Kıbrıs meselesi, Türkiye açısından yalnızca tarihsel veya siyasi bir konu değildir. Ada; Türkiye’nin güney deniz güvenliği, Doğu Akdeniz’deki enerji koridorları, deniz yetki alanları ve Mavi Vatan doktrini bakımından hayati stratejik öneme sahiptir. Bu nedenle Kıbrıs üzerinde oluşan her yeni askeri ve jeopolitik denklem, doğrudan Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilişkilidir.

Türkiye Türklerinin yanında yaşı genç Kıbrıslı Türklerin birçoğunun bilmediği tarihi gerçeği hatırlatmada fayda vardır.

Kıbrıs’ın 1571 yılında Türkler tarafından fethi sonrasında, Antalya, Adana ve Hatay’dan getirilen Yörüklerin adaya yerleştirildiğini unutmayalım. Bu nedenle Kıbrıs Türkleri, yaklaşık 450 yıldır adada yaşayan Anadolu kökenli soydaşlarımız ve akrabalarımızdır.

1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üç garantör devleti bulunmaktadır: Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık (İngiltere). Garanti sistemi, adadaki anayasal düzenin, iki toplumlu yapının ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin korunmasını amaçlamıştır.

Ancak ilerleyen süreçte Rum tarafında ENOSİS, yani adanın Yunanistan’a bağlanması hedefi doğrultusunda hareket eden EOKA yapılanmaları güç kazanmış; Kıbrıs Türklerine yönelik ölümle sonuçlanan baskın, saldırılar artmıştır.

1974 yılında dönemin GKRY Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a karşı, Yunanistan’daki askeri cunta destekli darbe gerçekleştirilmiş ve adanın Yunanistan’a ilhak edilmesini amaçlayan fiili süreç başlatılmıştır. Darbe sonrası Makarios adadan kaçmak zorunda kalırken, adadaki Türk toplumuna yönelik saldırılar ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bunun üzerine Türkiye, garantörlük hakkına dayanarak 1974 Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir.

Türkiye’nin garantör devlet olarak müdahalesi, Kıbrıs Türklerini kitlesel saldırılardan korumuş ve adada iki toplum arasında uzun yıllar sürecek fiilî bir çatışmasızlık ortamı oluşturmuştur.

Sonraki yıllarda federasyon temelli çözüm müzakerelerinden sonuç alınamaması üzerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 15 Kasım 1983 tarihinde ilan edilmiştir. Ancak Yunanistan ve GKRY, 1974 Barış Harekâtı’nı “işgal” olarak nitelendirmeyi sürdürmüş; son yıllarda bu söylem uluslararası platformlarda daha yoğun biçimde kullanılmaya başlanmıştır.

Buna karşılık Türkiye ise adadaki askeri varlığını, Kıbrıs Türk halkının güvenliğini korumaya yönelik garantörlük sisteminden doğan hak ve görev olarak görmektedir.

Günümüzde GKRY’nin yabancı askeri güçlerle geliştirdiği ilişkiler ve Ada’daki askeri altyapının dış aktörlere açılması, Türkiye açısından yeni güvenlik riskleri doğurmaktadır. Özellikle yabancı askeri yapılanmaların;

  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz erişim kapasitesini sınırlandırması,
  • Enerji denkleminde Türkiye’yi dışlamaya yönelik bloklaşmaları güçlendirmesi,
  • Anadolu’nun güney kıyılarında askeri baskı unsuru oluşturması,
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika hattındaki stratejik hareket alanını daraltması

ihtimali Ankara açısından dikkatle izlenmektedir.

Fransa’nın bölgedeki askeri varlığı, Yunanistan’ın maksimalist deniz yetki alanı iddiaları ve İsrail’in güvenlik merkezli bölgesel stratejileri birlikte değerlendirildiğinde; Türkiye açısından ortaya çıkan tablo, çok boyutlu bir jeopolitik çevreleme girişimi olarak değerlendirilmektedir.

Bu nedenle Kıbrıs meselesi artık yalnızca iki toplum arasında çözüme kavuşturulmayı bekleyen siyasi bir sorun değil; Doğu Akdeniz’de şekillenen yeni güç mücadelesinin merkez başlıklarından biri hâline gelmiştir.

 

Kıbrıs’ın Jeopolitik Geleceği

GKRY’nin Avrupa Birliği üyeliğini siyasi bir kalkan gibi kullanarak Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bloklaşmaları destekleyen politikalar izlemesi; Ada’daki kalıcı çözüm ve istikrar ihtimalini giderek daha karmaşık hâle getirmektedir. Kıbrıs’ın barış, diplomasi ve ortak yaşam zemini olması gerekirken; küresel güç mücadelelerinin askeri ve stratejik rekabet alanına dönüşmesi, yalnızca Kıbrıs Türkleri açısından değil, tüm Doğu Akdeniz’in güvenliği bakımından ciddi riskler üretmektedir.

Son dönemde GKRY’nin yabancı askeri güçlere limanlarını ve hava üslerini açması, İsrail başta olmak üzere çeşitli ülkelerle askeri koordinasyonu artırması ve Ada’yı Doğu Akdeniz’de ileri karakol hâline getirme yönündeki politikaları; Türkiye açısından doğrudan millî güvenlik meselesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu süreçte Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki askeri varlığını güçlendirmesi ve son haftalarda Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16 savaş uçaklarının KKTC’de konuşlandırılması; Ankara’nın hem Kıbrıs Türk halkının güvenliği hem de Doğu Akdeniz’deki millî menfaatleri konusunda geri adım atmayacağını açık biçimde göstermektedir. Bu gelişme yalnızca askeri bir mesaj değil; aynı zamanda Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrininden ve Kıbrıs’taki garantörlük sorumluluğundan vazgeçmeyeceğinin stratejik ilanıdır.

Türkiye açısından Kıbrıs; Anadolu’nun güneyden savunma hattıdır. Kıbrıs’ın kaybedilmesi; Doğu Akdeniz’de deniz hâkimiyetinin zayıflaması, enerji koridorlarının baskı altına alınması ve Türkiye’nin bölgesel hareket alanının daraltılması anlamına gelecektir.

Bu nedenle Ankara’nın Kıbrıs konusundaki kararlılığı, yalnızca diplomatik değil; askeri, siyasi ve jeopolitik bir devlet refleksi olarak okunmalıdır.

  • Bugün Doğu Akdeniz’de oluşan yeni denklemde Türkiye’nin pasif kalması beklenemez. Çünkü mesele artık yalnızca Kıbrıs meselesi değildir.
  • Mesele; Doğu Akdeniz’de Türk varlığının korunmasıdır.
  • Mesele; Mavi Vatan’ın savunulmasıdır.
  • Mesele; Anadolu’nun güneyden kuşatılmasına karşı millî direncin sürdürülmesidir.

Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca diplomatik açıklamalar yapan değil; askeri caydırıcılığını artıran, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası görünürlüğünü güçlendiren ve Doğu Akdeniz’deki stratejik haklarını fiilen koruyan uzun vadeli devlet politikalarını sürdürmesi kritik önem taşımaktadır.

Kıbrıs artık yalnızca bir ada değil; Doğu Akdeniz’de güç dengelerinin, enerji rekabetinin ve bölgesel güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan stratejik bir jeopolitik kilit noktadır. Bu coğrafya, yalnızca harita üzerinde bir alan değil; aynı zamanda deniz yetki alanları, enerji hatları ve güvenlik dengeleri üzerinden şekillenen büyük bir mücadele sahasıdır.

Türkiye ise tarihsel sorumlulukları, hukuki garantörlük hakları ve millî güvenlik perspektifi doğrultusunda, Kıbrıs Türk halkının yanında durmayı kararlılıkla sürdürmektedir. Kıbrıs Türklerinin güvenliği, varlığı ve siyasi eşitliği Türkiye için tartışmaya açık bir konu değil, millî bir yükümlülüktür.

Bu çerçevede Türkiye, Mavi Vatan doktrini kapsamında Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini kararlılıkla korurken, aynı zamanda Kıbrıs Türk halkının meşru haklarını da kendi ulusal çıkarlarının ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.

Ne mutlu Kıbrıs’ta Türk varlığını ve kültürünü yaşatan güzel insanlara…Şimdi hepimiz Kıbrıs Türküyüz…

Namık Kemal YILDIZ